『』 『』 『』
“Pekâlâ o zaman… Amacın nedir, ey Suniaster’ın sahibi— Düzeltme.”
Holou, dünyanın sonundaki o devasa satranç taşının tepesinde oturuyordu.
“…Tet… Sana adınla hitap etmek en iyisi… Değil mi?”
Aniden “Hadi satranç oynayalım!” diye teklifte bulunan kişiye dik dik baktı. Gücü artık Tet’i çağırmaya, hele ki onun doğrudan davetine direnmeye yetmiyordu. Bu durum onu keyifsizleştirmişti ama—
“Öyle! Ah, karşılığında ben de sana Holou diyeceğim! Anlaştık mı?”
Onu her şeye rağmen oraya çağıran utanmaz Tek Gerçek Tanrı Tet, kızın sessiz protestolarını neşeyle görmezden geldi.
“…Holou buna izin vermiyor. Çünkü senin Holou’nun—ve Holou’nun müttefiklerinin—düşmanı olduğunu hipotez ediyor.”
Bir satranç taşını küt diye yerine koyarken bakışları daha da sertleşti.
“…Hmmm. Anlıyorum… Demek ‘Holly’, hâlâ o Suniaster’ı istiyorsun?”
Bu reddedişi de umursamayan Tet, kendi taşını yerleştirdi ve ona rahatsız edici bir samimiyetle hitap etti. Cevabını çok iyi bildiği bir soruydu bu; her şey o kadar ortadaydı ki…
“…Ey Tet. Dememiş miydin… sadece geçmişi izlediğini?”
Gerçekten de bir zamanlar “spoiler vermeme politikası” ile övünmüştü. Şimdi ise sadece gülümsedi. Holou iç çekti.
“—Hipotez: Hakikaten bu iyi bir politika olabilir.”
“Oh, anlamana çok sevindim! Ama hey, bu pek de iyi bir hamle değil. Tık! Şah.”
Tet, Holou’nun keyfinin daha da kaçışını izlerken sırıttı. Holou’nun artık geleceği, o kesin cevapları bilmek istemediğini görebiliyordu. Bunu anlamak için Suniaster’a ihtiyacı yoktu; kızın yüzü yetiyordu. Mesele şuydu ki—eğlenceli olmayacaktı. Holou, şüphe ve özlemin birleşimi olan eterinin artık bu tür şeyler peşinde olmadığını bakışlarıyla belli ediyordu.
“Ama sen aynı zamanda demiştin ki… Holou’nun feryat ettiğini görmek istediğini.”
“Mmm… Evet, sanırım demiştim. Yani, tam olarak senin değil ama—”
Tet kahkahayla geçiştirdi. Aslında bu Holou’nun feryat ettiğini görmek istemiyordu. Aksine, onu şu an gördüğünde daha çok— Ama Holou onun düşüncelerini böldü.
“—Hipotez: Dileğin gerçekleşmeyecek.”
İşte oradaydı.
“…Çünkü feryat edecek olan sensin, ey Tet.”
Yüzünde, Tet’in görmeyi yeğlediği o gülümseme vardı. Şahını savuşturmuştu. Tet düşüncelere dalmış gibi görünse de neşeyle sordu:
“—Bu bir öngörü mü? Yoksa sadece umut mu?”
Cevabını bildiği bir başka soru: Umuttu. Bunu kucaklayan Holou’ya gözlerini kısarak baktı. Holou hâlâ gülümsüyordu—farkında olmasa da—ve devam etti:
“Bu bir öngörüdür. Holou, senin görmediğin o geleceği gören kişi olduğu hipotezini kurdu…”
—Aman Tanrım! Tet, Holou’yu tekrar şah mat tehdidine alırken bu beklenmedik cevabın altındaki anlamı aradı. Holou, Tet’in beklediğinden bile daha büyük bir özgüvenle gülümsedi—
“Senin feryat edeceğin o geleceği, onu yaratanlarla birlikte gören bir hipotez.”
—ve şah hamlesini büyük bir tatminle geri çevirdi.
“…Huh. Tabii ya. Görmek için sabırsızlanıyorum… Harbiden!”
Sanki gerçekten bekleyemiyormuş gibi gözlerini kapattı.
“Tamam o zaman, sana küçük bir tavsiye. Holly, biiiirazcık daha sabırlı olmayı öğrenmelisin.”
Bununla birlikte, kıza müsamaha göstermeyi bıraktı ve ilk ciddi hamlesini yaptı.
“…………Ne?”
Tahtadaki tüm dengelerin bir anda tersine döndüğünü gören Holou, elinde olmadan tuhaf bir ses çıkardı. O bir sonraki hamlesini düşünürken Tet atağına devam etti; oyun taktiklerinin en temeli olan psikolojik savaşa…
“Holly, çok çabuk gaza geliyorsun. Dürüst olmam gerekirse—çok kolaysın! Ah-ha!”
Holou bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilmese de Tet’in onunla dalga geçtiğini anlayabilmişti. Tet’in her kelimesiyle kızın yüzünün daha da gerildiğini görebiliyordu. Örneğin:
“Hmmm, birincisi. Yüce Miko seni iki kez faka bastırdı, değil mi?”
—Cık.
“Ve dostlarımız Boşluk sana biiiirazcık nazik davrandı ve küt, hemen onlara bağlandın.”
—Iııgh.
“Ayrıca…”
Holou’nun kendini sıktığını izledi.
“…Her zaman çok aceleciydin… Bir kalp geliştirme, bir ırk yaratma ya da umutsuzluğa kapılma konusunda…”
Bu sefer bakışlarını kaçıran Tet oldu.
“Eğer birazcık daha bekleseydin… bence kızların sana cevap verecekti.”
Tet fısıldasa da Holou muhtemelen henüz anlayamıyordu. Sadece şüpheyle, gizli bir hakaret seziyormuş gibi gerildi. Tet karışık bir ifadeyle yukarı baktı.
“…Görünüşe göre her zaman neden doğduğunu dert etmişsin.”
Old Deius—eter—kavramlardan, düşüncelerden ve dualardan doğardı; tıpkı Tet’in doğduğu gibi. Ama ilkel tanrılar… henüz bilincin olmadığı o zamanlardan gelenler… Onları neyin dilediğini kimse bilmiyordu. Bu yüzden, tıpkı insanlar gibi kendi yollarını seçmek zorundaydılar. Sora’nın Holou’ya söylediği buydu.
“…Neden doğduğunu kimse bilmiyor. Muhtemelen Suniaster bile.” Ama— “Sanırım bunu düşünen birinin olduğunu hatırlaman hoşuma giderdi…”
Dünyadaki ilk "kalbe" sahip olan tanrı… O kızı doğuran tanrı… Tet’in, onun umutları, dilekleri ve inancı sayesinde doğmasını sağlayan o kız. Tet onu buraya sadece bunu söylemek için çağırmıştı ve söyledi de.
“…Doğduğun için teşekkürler—anladın mı?”
Holou’nun ne demek istediğini anlaması imkânsızdı. Ama şimdi, kelimelerin onun "kalbinden" geldiğini görebilirdi. Sarsılan Holou, ürkekçe tahtaya bir taş yerleştirdi.
“Oh, doğru ya, doğru. Tabii, son bir şey daha—!”
Tet’in yüzü, kızın dikkatini dağıtmak istercesine aydınlandı.
“Beni yenebileceğini mi sanıyorsun? İşte buna gaza gelmek derim.”
Kıza tepki vermesi için zaman bile tanımadı. Holou şaşkınlık içinde şah mat olmuştu.
“—Benim oyunuma hoş geldin. Seni sonsuzluktan beri bekliyordum.”
Konuşurken Holou’ya “bay bay” der gibi el salladı.
“Altı bin yıl geç kaldın ama ilk Old Deus olduğun için seni affediyorum.”
Holou, çağrıldığı gibi keyfi bir şekilde geri gönderilirken buldu kendini. Tet son sözünü sakınmadı:
“Oh, ama biliyorsun, şu an beni yenmek için çok zayıfsın, o yüzden o yeteneklerini geliştirsen iyi olur. En azından Boşluk’a karşı bir beraberlik koparacak kadar iyi olmazsan, benim feryat ettiğimi göreceğin bir gelecek yok! Ah-ha-haaa!”
Reactions
0 reactions0 comment
No comments yet. Be the first to comment!