No Game No Life
No Game No Life
C8Bölüm 04-7

『』 『』 『』

Sanki bir gündüz uykusundan uyanıyormuş gibi, Sora ve Shiro düşünceleri hâlâ bulanık bir halde çevrelerini süzdüler. Yanlarındaki Yüce Miko da onlarla aynı şeyi görüyordu. Az önce gökyüzünde süzülen o görkemli kara parçalarından eser kalmamıştı. Kapkaranlık bir odaydı burası. Dar, loş, soğuk ve katı—dünyayı bütünüyle reddeden bir boşluk. Tam merkezinde ise isimsiz bir kız, bir Old Deus, dizlerine sarılmış yapayalnız duruyordu. Burası… bildikleri bir yerdi, tanıdık bir manzaraydı. Kendi eski dünyalarına dönmüşlerdi sanki. Bu oda, her şeye sırtlarını dönüp kendilerini içine kilitledikleri o odanın tıpatıp aynısıydı. Hissiyat aynıydı. Dünya kapanmıştı. Kız ağzını açtı:

“İnanmak nedir? Sen büyük bir kibirle bunun ‘şüphe etmek’ olduğunu iddia ediyorsun…”

Sesi titriyordu, korku doluydu; tanrısal vakarından eser kalmamıştı. Ama Sora ve Shiro… biliyorlardı. Bunun kızın asıl hali olduğunu biliyorlardı.

Anıları gördükten sonra—hayır, daha öncesinde bile. Sora ve Shiro oyun başladığından, o tanrıçayla ilk tanıştıklarından beri bunu biliyorlardı. Sora ve Shiro, o gözlerin arasından sızan bakışı tanımışlardı. O gözlerde, yüce bir ırka ya da bir tanrıya yakışmayan bir aşinalık vardı. Sora ve Shiro o gözleri… çok önceden biliyorlardı…

Aynısıydı… Aynada kendilerine bakan o gözlerin aynısı.

Bir tanrının ya da bir insanın gözleri değildi bunlar. İhanete uğramış, incinmiş, çırpınan birinin gözleriydi. Henüz ne yapabileceğini, nasıl yaşayabileceğini bilmeyen bir çocuğun gözleri. İşte bu yüzden…

“—Ben neyim…?”

Sadece sorabiliyordu. Yalvararak. Yakararak. Suçlayarak.

Hiçbir şey bilmeden doğmuş, hiçbir şey arzulamamıştı. Hiçbir şey bilmediği halde sonsuzluğu sorgulamaya zorlanmıştı. Hiçbir şey bilmeden yaşamış, bilmeye çalışmış ve ölmüştü. Hiçbir şey bilmediği halde uyandırılmış, kullanılmış, kandırılmış, aldatılmış ve ihanete uğramıştı… Ve sonunda, her şeyin ötesinde—Şüphe etmek, güvenmek midir? Eğer öyleyse… Bir şüphe tanrıçası olarak onun ne anlamı kalmıştı…? Nefretle karışık sorusunu bu neşeli gruba yöneltirken…

“Iııı… Hey, Shiro. Aslında bunu sana sormalıyım Yüce Miko.”

…Sora daha fazla dayanamadı, önce kız kardeşine, sonra Miko’ya döndü.

“Biraz geç oldu ama—itiraf edeyim. Bunca zamandır anlayamadığım bir şey var.”

Sora, sitemkâr bir bakışla Miko’ya sırıttı. Tamam, bu oyunun gerçek zafer koşullarını çözmeyi başarmıştı. Öngöremediği ya da resmen çuvalladığı şeyler olsa da—hatta bir mağlubiyet tatmış olsa da—eninde sonunda meseleyi az çok kavramıştı. Ama yine de—

“Bir Old Deus’un oynamasındaki amaç ne? Bu kısmı hiç anlamadım.”

Aslında bir oyun oynamak için bir amaca gerek olmadığını düşünüyordu. Bir nedene bile ihtiyaç yoktu. Ödüller mi? Onlar sadece yan başarılardı. Oynardın çünkü oynamak isterdin; ne eksik ne fazla. Eğer eline kelimenin tam anlamıyla "tanrı seviyesinde" bir oyuncuyla oynama fırsatı geçerse, Sora asıl oynamamanın ne anlamı, ne amacı olduğunu sorardı. (Bu düşüncesiyle de her geçen gün ne kadar olgunlaştığına dair kendiyle gurur duyuyordu.) Kendi süzgecinden geçirse de Miko’nun Tanrıçayı bir şekilde kandırıp oyuna dahil ettiğini fark etmişti.

Ama Tanrıçayı ne oynatmıştı? Amacını anlayamıyordu. Neden bu kozmik ölçekteki oyunu yaratmak için bu kadar uğraşmıştı—?

“…Şimdi, bu çılgınca ama bir teyit edeyim…” Sora derin bir nefes aldı.

“Acaba dostun sana ihanet ettiğinde, o ‘hâlâ sana inanıyorum canım’ falan gibi aşırı kibirli hallerine karşılık sen de; ‘Ne diyor bu be?! Beni bu kadar incittin bir de güveniyorum mu diyorsun?! Güven ne demek lan?! Neye güvenebilirim ben? Eğer bunu bana kanıtlamak istiyorsan hayatını ortaya koyman lazım!! Eğer koymayacaksan, ben kendim her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten biri olup cevabı KENDİM bulacağım!!’ mı dedin?” Sora, dramatik jestlerle harika bir kadın başrol taklidi yaptıktan sonra eski haline döndü. “Tamam. Bana her şeyin bundan ibaret olduğunu söyleme sakın, öyle miydi?”

“Huh-heh-heh… Gördün mü? Kendisi epey zahmetli biridir.”

Miko kıkırdarken Sora ve Shiro ona buz gibi bakışlar fırlattılar.

Sora soruyu sormuştu ama cevabı zaten biliyordu. Oyun bitmişti ve başlangıçta toplanan anılarını geri almıştı. Anıları, oyun başlamadan önce kendisine şu sorunun sorulduğunu doğruluyordu: İnanmak nedir?

Sorunun karşısında şaşıran Sora, gayet doğal bir şekilde şu cevabı vermişti: Şüphe etmektir. Şüphe ve inanç eş anlamlıydı ama Tanrıça—her şeyin ötesinde—onun bunu kanıtlamasını talep etmişti. Tanrıçanın onları "mahkûm ikilemi" tarzında birbirlerini yok etmeleri için kurguladığını düşünmüştü ama yoksa…? Dedektifin planı, yani Old Deus’un planı, mahkûmların—yani Sora ve Shiro’nun—inancını test etmekten başka bir şey değil miydi?!! Hadi canım!

Sora, gözleri ölü bir balığınki gibi donuklaşarak derin bir iç çekti.

“…Yetişkinler işleri karmaşıklaştırma konusunda harbiden dâhi, değil mi?”

“Değil mi? Gerçekten akıl almaz… Huh-heh-heh-heh-heh!”

“Neye gülüyorsun sen?! Bunu bize sen yaptın, değil mi?!”

“…Tüm bu kötülüğün… kökü… Yüce Miko’ydu…”

Sora ve Shiro suçlamalar savururken Miko bakışlarını kaçırıp özeleştiri yaparak güldü.

“…Doğru dediniz. Gittim her şeyi arapsaçına çevirdim. Aptal kafam işte.”

O loş oda, Miko’nun bu kendisiyle alay edişine gıcırdayarak tepki verdi. Fark ettiler ki her gıcırtıda odanın sahibi—dizlerinin üzerine çökmüş olan kız—sönmek üzere olan bir mum gibi titreyip gidiyordu.

“…Pekala, o zaman. Asıl olayın şimdi başladığını söylememiş miydim?”

Kızın anılarını gören Sora ve Shiro ne olduğunu biliyorlardı. Miko ile olan yemini sona erdiği için kız kendini inkâr etmeye başlıyordu. Sınırlı ilahi gücü kısa bir süreliğine serbest kalmıştı ve şimdi sonsuz bir şekilde sönümleniyordu.

“Yeminlerle zincirlediğim eterini ona geri verdim. Lakin—”

Bu gidişle kız tekrar yok olacaktı… bir fedakârlığa dönüşecekti. İşte bu yüzden Miko, yüzünde çarpık bir gülümsemeyle Sora ve Shiro’yu sakince tehdit etti.

“Eğer şu yarattığımız pisliği temizlemezseniz—kaybedersiniz.”

“—Bunu söyleyecek kişi ben değilim ama sen harbiden korkunç bir insansın Miko…”

“Bazı oyunculardan daha iyi olmadığım kesin… Yine de—”

Ani bir tavır değişikliğiyle Miko sesini alçalttı ve üzgün bir ifadeyle devam etti: “Hatalıydım… Ama şimdi bile ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”

Tabii ki. Miko’nun içinde olduğu sürece Tanrıça yok olmazdı. Ama sonunda bu sadece Yeminlere bağlı olduğu anlamına geliyordu. Her türlü farkındalıktan, algıdan ya da sorularına verilen cevaplardan yoksundu—ve Yeminlerin kelepçeleri çıkarılır çıkarılmaz, bak ne oldu. Tek bedende iki kişiydiler. Tıpkı Shiro ve Sora’nın kendisi gibi, diye düşündü kardeşler. Ama—kritik bir fark vardı.

“—Hâlâ ona yardım etmek istiyorum; gerçekten.” Miko kendine artık dost demeye hakkı olup olmadığını bilmiyordu ama… “Eğer sonunda uzandığı el benimki olacaksa bile… hâlâ kimin elini tutacağını kendisinin seçmesini istiyorum. Ama bunu ona nasıl yaptıracağımı bilmiyorsam ve yapamazsam—”

Sonunda, o parçalanan odada Miko itiraf etti: “—o zaman, siz ikinizi bu işe bulaştırmak anlamına gelse bile, bunu yapabilecek birini kullanırım.”

Sonunda tuttuğu el benimki olmasa bile…

“O çok zahmetli, kenara atılamayacak kadar çocuksu biri… Bir şeyler söyleyeceksiniz, değil mi?”

Kız ona küfretse, onu hor görse bile Miko’nun taviz veremeyeceği bir şey vardı. Ve eğer o kızın elini tutabilecek birinin varlığından eminse, o zaman kimin onun hakkında ne düşündüğü umurunda bile olmazdı.

Sora ve Shiro, Miko’ya sırıttılar.

“Pekala, o zaman. İstediğim kadar söyleyeceğim: Bizimle kafa bulma. Bu iş bizde.”

“…Bu sefer onu… kenara atmadığın için… tebrikler!”

Sora ve Shiro zaten Old Deus’un ölmesine izin vermeye niyetli değildiler. Miko’nun onlara yalvarmasına ya da tehdit etmesine gerek yoktu. Aslında…

“Final için epey sıradan bir durum. Acayip sönük bir son.”

Sora ve Shiro küçümseyerek homurdanarak kıza yaklaştılar…

Previous
Next
Reading Settings
18px
1.8

Reactions

0 reactions

0 comment

Sort

No comments yet. Be the first to comment!