No Game No Life
No Game No Life
C8Bölüm 03-5

『』 『』 『』

Oyunun içinde Ino, Steph’in sözlerine sırıttı. Pekâlâ, demek öyleydi. Sora’nın son mesajı dürüst ve gerçekti.

“Hepinizin bize ihanet edeceğini biliyordum. Sizi seviyoruz çocuklar!”

Bu mesaj; tek bir fedakârlık bile vermeden, sonuna kadar hepsine güveneceği—ve Tanrı’yı devireceği—anlamına geliyordu. Şimdi Ino, Yüce Miko’nun o ikisinde gördüğü ama kendisinin göremediği şeyi biraz olsun kavradığını hissetti. Miko’nun neye inanmayı seçtiğini anlamıştı.

“…Ama hâlâ bazı sorular cevapsız kalıyor…”

Örneğin, tabii ki, Miko’nun asıl planının ne olduğu gibi. Hayır, bu oyunun asıl amacının ne olduğu gibi. O kadar çok bilmece vardı ki. Ino, aralarındaki en açıklanamaz olana odaklandı.

Sora ve Shiro neden o sahteyle birlikte çalışmışlardı? Sora ve Shiro’nun oyun başladığı andan itibaren onun sahte olduğunu bildikleri sonucuna varılabilir de yine de—

“Menşei bilinmeyen ve sadakati şüpheli bir sahteye gerçekten zarlarını emanet ederler miydi…?”

Ino yirmi üç gün öncesini düşündü. Banyoda, Sora ve Shiro hiçbir pişmanlık duymadan zarlarını sahte Steph’e vermişlerdi. “Hepimiz aynı gemideyiz,” bile demişti Sora. Bundan daha tehlikeli bir hareket olamazdı… Neden böyle bir şeyi—?

“Ş-şey, affedersiniz… Bay Ino?”

“Evet? Ne oldu Matmazel Stephanie?” diye yanıtladı Ino, oyunun dışından Steph’in sesi yankılanınca daha önce görülmemiş bir neşeyle. Steph, yaşananlardan bir şekilde rahatsız olmuşçasına mahcup bir tavırla sordu:

“Ş-şey, eğer izin verirseniz… Sora’nın suratına otururken bir yandan da onu yumruklamak… Bence bu biraz uygunsuz kaçıyor! Y-yani, bu sadece benim fikrim, yanlış anlamayın lütfen?! Oh—oh-ho-ho…”

Ino, Sora NPC’sini aralıksız pataklarken Steph bu sözleri büyük bir cesaretle sarf etti. Her yumruk yeri sarsıyordu. Yol çatlamış, bir kratere dönüşüyordu. Ino, azalan Aşk Gücü’ne (Love Power) hiç aldırış etmeden havayı o gümleme sesleriyle doldurmaya devam etti:

“Matmazel Stephanie, hiç ‘bunlar ayrı meseleler’ tabirini duydunuz mu?”

Bu VR makinesinin tam da bu an için icat edildiğine emin olan Ino, yüzyılın gülümsemesini takındı.

“Iııı, şey! B-bilirsiniz işte, iki kişi ne kadar çok kavga ederse birbirlerine o kadar yakın olduklarını söylerler…”

“O duuumda, Büyük Savaş sırasınnn-da herkes en iyi dost olmalıydııı.”

Oyunun dışındaki Plum da Steph’in durumu kurtarmaya yönelik çaresiz çabasına bu şekilde yanıt verdi.

“Ş-şey— Ve Sora bizzat, bilirsiniz işte, yeterince aptal olursanız sonunda bir dâhiye dönüşeceğiniz hakkında bir şeyler söylemişti!”

“Yani…,” diye devam etti Steph. “Eğer birbirinizden yeterince nefret ederseniz, belki de sonunda en iyi dost olursunuz! Belki de her şey aşağı yukarı bu şekilde işliyordur, öyle değil mi?!”

Ino’nun yumruklarının gümlemesi havayı doldurmaya devam ederken—

“Z-z-zaten hepiniz birbirinize ihanet etmediniz mi?!”

—Steph’in sözleri onu durdurdu, düşünmeye sevk etti.

“Sora bizzat söyledi! Ona ihanet edeceğiniz konusunda size güvendi!!”

00b: —Zar taşıyıcıları arasında, hafızası toplanmamış bir hain bulunmaktadır.

…Bir hain. Bir sahte veya bir yalancı değil—bir hain. Sora gerçekten de öyle söylemişti—Hepinizin bize ihanet edeceğini biliyordum. Eğer her şey aşağı yukarı bu şekilde işliyorsa—eğer bu bilgiden daha büyük bir inanç yoksa—

“Olabilir mi—? Gerçekten bu olabilir mi, ey Yüce Miko? Olabilir mi—yoksa…?”

Kelimeler Ino’ya çarptı. Sora’nın oyunun başında onu trollerken söylemediği o sözler.

Hainin kim olduğu kimin umurunda?

Sora bunu ima etmişti. Şimdi Ino nedenini görebiliyordu. Hain kimdi? Ino’nun bizzat kendisiydi. Hepsiydi. Herkes herkese ihanet etmişti. Herkes, herkesin birbirine ihanet edeceğini biliyordu. Öyleyse Old Deus neden kurallarda özellikle “bir haini” tanımlama zahmetine girmişti? Dünyada her kim—

—kuralın bahsettiği o “hain” olabilirdi?

Previous
Next
Reading Settings
18px
1.8

Reactions

0 reactions

0 comment

Sort

No comments yet. Be the first to comment!