『』 『』 『』
Kannagari adası, Old Deus’un oyun tahtasından gelen kükreyen sarsıntılarla titrerken; Laila, beraberinde bir su sıçratmasıyla o kaba saba sırt çantasından dışarı fırladı. Ama herkes, onu getiren—daha doğrusu taşıyan—kişiye ağzı açık bakakaldı. Çantanın neden o kadar ağır göründüğüne şaşmamalıydı. Ama onun hala Old Deus’un oyununda olması gerekmiyor muydu—?
“Puf… Puf… Doğu Birliği’nin altyapısına… gücüne… çok fazla güvenmişim…”
Kızıl saçlı bir Immanity kızı, bitkinlik içinde yere yığıldı.
“—M-Matmazel Stephanie—! Senin burada ne işin var?!”
“A-anlayamadım?! Ben sadece Matmazel Laila’yı ve bir mektubu getirdim!” Steph, Ino’nun bu çıkışını bir azarlama sanarak tersledi.
“Bir m-mektup mu dedin?”
“E-evet… Elkia Kralı ve Kraliçesi… yani Sora ve Shiro— Eeek!”
“Evetttt! Sevgilimmm!!! Hey, beni öylece görmezden mi geleceksin?! Beni aşağılamasına izin verilen tek kişi benim canım sevgilimdir… Oh… Oh, tanrım, kalbim… Acıyor…”
Laila, Steph’in sözünü kuyruğuyla birkaç sert şaplak atarak gürültüyle kesti, ancak hemen ardından dermansız kalıp parlak bir gülümsemeyle süzüldü. “…Oh… Bu—? Şüphesiz bu, aşk dedikleri şey mi…?”
“Gyaaaaaah—! Ah, hayır, o değil! Sadece suyun bitti ve ölüyorsunnn!!” diye feryat etti Plum. Su olmadan yaşayamayan bir Siren olan Laila, çantadan dışarı fırlarken tüm suyu dökülmüştü ve şimdi huzurlu bir gülümsemeyle ruhunu teslim etmek, ölmek üzere gibi görünüyordu…
Bir an sonra.
“H-haşmetlimmm, eğer ö-ölürseniz bize ne olacağını sanıyorsunuz?!”
Neredeyse ışınlanmışçasına—ara süreçleri tamamen atlayarak—Plum, feryatlar içinde Laila’yı bir kâsenin içine geri koydu. Ruhani formda olmasına ve büyüsüne sınırsız erişimi bulunmasına rağmen Plum bitkin düşmüştü. Sadece Fiel durumu anlamıştı: Bir kâse su bulup buraya taşıyana kadar zamanı durdurmak için büyüsüyle zamanı kamufle etmiş olmalıydı. Ona buz gibi bir bakış fırlattı. Ama Ino bunu bilemezdi. Hayır—Ino’nun umurunda bile değildi ve kafa karışıklığıyla kükredi.
“M-Matmazel Stephanie, sen orada—Old Deus’un oyununda değil miydin?!”
O zaman oradaki de kimdi—yoksa bu…?!
“Oh, demek sahte olan sendin. Ohhh… Korkudan aklım çıkmıştı…”
“—Sahte mi?” Ino uludu ama Plum gayet rahat bir şekilde cevap verdi.
“Eh, ama tabii kiii; hafızasını kaybetmemiş bir hain? Bu imkânsızzz.”
İmkânsız. Ino, Plum’ın bu keskin beyanı üzerinde kafa yordu. Banyodayken Sora, ucuz bir numara için imkânsız zahmetlerden bahsedip duruyordu…
“Kimsenin sahip olmadığı hafızalara tutunup tek başına öne geçmek… Kimse buna razı olur muuu? Hiiiiiç kimse… Şahsen BEEEEEN razı olmazdım. O halde, durum basittt.”
00b: —Zar taşıyıcıları arasında, hafızası toplanmamış bir hain bulunmaktadır.
Hafızası… toplanmamış… bir hain…
“En başından beri orada olmayan bir hafızayı toplayamazsın, değil mi amaaa?”
Yani o bir sahteydi—Old Deus’un bir uydurması. Ino merak etti: Eğer yukarıdaki Steph bir sahteyse, o zaman Sora ve Shiro neden—?
“Yani, şuna bir baksanıza… Kral Sora ve Kraliçe Shiro’yu tek bir kişi saysanız bile, toplamda altı oyuncu ediyor. Ama sadece beş adet Irk Taşı var—bu yüzden mantıken içlerinden biri oynamıyor olmalıydı, değil mi amaaa?”
Fakat—Plum, Ino’nun düşüncelerini keserek devam etti.
…………Bir dakika.
“Yani orada olmaması gereken en az bir kişi oradaydı… Şahsen ben bunun ya Matmazel Stephanie ya da Matmazel Izuna olacağını düşünmüştümmm… Hangisi olduğundan emin değildimmm.”
—Bir dakika. Bir dakika, bir dakika—dur bir dakika!
Bu aşağılık herif ne diyordu…? Plum neyden bahsediyordu?
Irk Parçaları mi?
“…Dur, sen ne…? Y-yani şunu mu demek istiyorsun…”
Şimdi, sakin ol, dedi Ino kendi kendine. Titreyen bir sesle sordu: “…O-oyuncuların her birinin—Irk Parçası mı ortaya koyması gerekiyordu?”
Bana öyle olmadığını söyle. Yanlış anladığımı söyle, diye boşuna dua etti.
“Aa, öyle değil mi? Sora bana öyle söylemişti. Bu mektubu da o yüzden getirdim—”
Steph’in bu sorgulayan cevabı Ino’yu sarstı.
…Ha-ha-ha… Bir saniye bekle şimdi. Saçmalama. Bu olamazdı, kesinlikle hayır, bu dünyada böyle bir şey olamazdı. Bir şaka olmalıydı, ya da en kötü ihtimalle bir rüya. Ino’nun kafası—teknik olarak bir ruh olduğu için bir kafası yoktu ama—bu hayali acıya dayanmayı başardı ve üsteledi.
“Ş-şey, şimdi… Eğer bir an durabilirseniz. Bu varsayımları doğru kabul etsek bile, bir Irk Parçası eksik kalmıyor mu?”
Oyuncuların hepsinin kendi ırklarının üst düzey yetkilileri (VIP) olduğu doğruydu.
Immanity’den Sora ve Shiro, Immanity Taşı’nı ortaya koyabilirdi.
Dhampir’den Plum, Dhampir Taşı’nı.
Diyelim ki bir Flügel konsey üyesi olan Jibril de Flügel Taşı’nı ortaya koymuş olsun.
Werebeast’lerin tam yetkili temsilcisi olan Yüce Miko, Werebeast Taşı’nı ortaya koyabilirdi. Ino veya Izuna’nın bu yetkiyle görevlendirildiğini varsayalım.
Stephanie— Tamam, o bir sahteydi.
Ama yine de hâlâ Ino ve Izuna’dan bahsediyorduk! Sora ve Shiro’yu tek kişi saysan ve Steph’i devre dışı bıraksan bile, hâlâ beş oyuncu ve dört Irk Taşı vardı… Hesap tutmuyordu!!
Ino bu acı gerçekle yüzleşmeyi reddederken, araya dur durak bilmeyen neşeli bir ses girdi. Normal şartlar altında, bu kadar sarhoş edici ve baştan çıkarıcı konuşan biri onu büyülemeye yeterdi.
“Oh, oh, tahmin edin ne oldu! Sevgili aşkım, eğer Siren Taşı’nı ona ödünç verirsem beni çiğneyeceğini söyledi! Bana ‘önemli bir koz’ dedi! Ay inanmıyorum! Squeeee! ❤️”
Ancak bu şartlar altında, bu sözler sadece öfke uyandırdı ve Ino’nun düşüncelerini acımasızca kesti.
“Eee, nerede benim aşkım?! Beni çiğneyeceğine, tekmeleyeceğine ve bağlayacağına dair söz vermişti—”
Pekala, o zaman. Ino başıyla onayladı ve gerçeği kabul etti.
Siren’lerin o boş kafalı temsilcisi… Siren Taşı’nı ortaya koyabilirdi.
Ino’nun gözlerindeki fer söndü ve herkes ona… acıyarak baktı.
“…Old Deus’un bizim canımızı almasındaki amaç ne?”
“…Ciddi misin? Harbiden görmedin mi?”
“Aman Chlammy, koca süs köpeğinden çok fazla şey beklememelisin. Kaba davranma!”
Chlammy sonra Fiel ile birlikte koydukları şartı tekrarladı.
“…Doğu Birliği’nin tüm topraklarını ve üzerindeki her şeyi talep etmiştik, değil mi?”
Doğruydu. “Doğu Birliği’nin tüm toprakları, tüm personeli ve içindeki tüm kaynaklar.”
“Sora’nın takımı kaybetse bile, Fi’nin malı olacaklar. Yani Irk Taşlarımızı alsa bile… Bir sigortamız var, anlıyor musun?”
Diğer bir deyişle, eğer bir şekilde hepsi kaybederse, beş Irk Taşı da elden çıkacaktı. Ama bu en kötü senaryoda bile, Irk Taşı tehlikede olmayan Fiel; personel dahil Doğu Birliği’ndeki her şeyi güvence altına alacaktı.
“…Pekala, asıl amacımız kazanıp o heriflere bir ders vermekti tabii ki. Ancak…”
Herhangi bir felaket ihtimaline karşı bir geri dönüş planı hazırladıklarını da ekledi. Bu sırada—
“…Şey, ııı… Bay Ino…?”
Sanki Plum, Chlammy ve Fiel yetmezmiş gibi…
“…Old Deus’un oynaması için ortaya yeterince şey koymadığımızı mı düşündünüz gerçekten?”
!!!
Ino’nun ruh halini resmetmek istercesine, yeri göğü sarsan bir şok dalgası bir kez daha ışıkları patlattı ve Kannagari’yi karanlığa gömdü.
…Matmazel Stephanie bile onun adına utanmıştı. Tarif edilemez bir zihinsel şok, Ino’ya ruhu her an eriyip gidecekmiş gibi hissettirdi.
“Oh, hadiii. Böyle ayrıntılara kafa yormaya gerek yokkk.”
Ama kimse, sönen bir fosforlu çubuk gibi solmaya başlayan bu kas yığınına pek aldırış etmedi.
“Doğu Birliği’ni neden bir an önce almamız gerektiğini anlıyorsun şimdi… Bu lanet olası şoklar ne zaman duracak—? Hey, Fi?! Yine mi sarhoşsun sen?!”
“Neeeee? Aşk olsun Chlammy, sen de amma dar görüşlüymüşsünnn… Sarhoş değilim!”
“—‘De’ mi?! ‘De’ derken neyi kastediyorsun? Dar görüşlü ve başka neyi dar? Hadi söylesene!”
“Hı? Tabii ki dar göğüslü demek istiyor, Matmazel Tahta-göğüs. Tee-hee!”
“Sen tahtalardan mı bahsetmek istiyorsun? Seni kesme tahtasına yatırır filetonu çıkarırım, balık-kız! Hangi geri zekalı çiğnenmek uğruna Irk Taşı’nı feda eder? Göğüslerini beslemeden önce beynini beslesen iyi ederdiii— Sahi, Stephanie Dola!”
Gözlerinde yaşlarla Chlammy; tartışmaya kapalı göğüslere sahip olan Fiel ve Laila’ya bağırdı. Sonra hıncını, kendisi gibi "adaletsizce küçük pay almış" sınıfa dahil olan birine yöneltti.
“Sen neden buradasın?! Sırf şu sürtükler gibi göğüslerini sergilemeye mi geldinnn?! Tek önemsediğin o memelerin mi?! Mütevazı yaşamak bu kadar mı yanlış? Bir günah mı?!”
Steph, Chlammy’nin ayrım gözetmeyen öfkesinin son kurbanı olarak geri bağırdı: “Bir mektup getirmeye geldim dedim ya! Kimse beni dinlemeyecek mi?!”
…Ama kimse dinleyecek kadar ilgili görünmüyordu. Steph, yanağından aşağı tek bir yaş süzülürken tavana baktı.
Hayır, kimse dinlemiyordu. Ino ise artık hiçbir şeyi dinleyecek durumda değildi. Sesler kulağına bile girmiyordu; küle dönüşmek—daha doğrusu ektoplazmaya dönüşmek üzereydi. Pencereden dışarıdaki sarmal gökyüzüne bakarken düşüncelere daldı.
…Yani o oyundaki tüm oyuncular sadece hayatlarını bahse koymamışlardı. Tüm ırklarını—ve kaderlerini—masaya yatırmışlardı…? Hafızaları silinmiş olsa bile, hepsi bunu kabul etmişti; Yüce Miko ve Ino’nun bizzat kendisi bile. Neden? Herkes—ve kendisi—nasıl bu tür bir riski göze alabilmişti?!
Ah… Yüce Miko. Sora ve Shiro’ya güvenmiştiniz; onların birbirlerine ihanet edip kazanacaklarına dair bir inancınız vardı. Hem de tek bir fedakârlık bile vermeden… Ino, Yüce Miko’nun inançlarına sadık kaldığını sanmıştı. Oysa her şey sadece öldürmeye—hayır, sadece o da değil, yıkıma, bu kıyamet gösterisine varmıştı. Ey Yüce Miko, o kardeşler Irk Taşlarımızı masaya koyarken ne gördüler, ne planladılar? Plan nerede? Kimsenin feda edilmeyeceği o senaryo nerede?
Ve sonra biri Ino’nun sessiz yakarışına cevap verdi.
“……Aman, boş verin. Sadece mektubu okuyacağım, tamam mı?!”
Bu, pes etmiş olan okuyucunun planına hiç de uygun değildi…
“Sora’nın benim için hazırladığı metni takip edeceğim—t-tamam mı?! Bunlar benim kelimelerim değil, anlaşıldı mı?!”
…Ama tam olarak onun aracılığıyla konuşanların planına uygundu.
“Benim sevgili kas yığını ucube dostum ve siz tüm elit ezikler (n00bs).”
Steph okudu—hayır, bu açılışı okumaya zorlandı. Bu sözler, gürültülü sahneye bir sessizlik perdesi indirmeye yetti; Ino’nun düşünceleri öte dünyadan geri döndü. Delici bakışlar altında Steph cesurca devam etti.
“Eğer Chlammy ve Fiel kaybederse, Boşluk ortadaki ödülü alçakgönüllülükle kabul edecektir.”
“Ne? …N-ne diyor bu—?”
“Aman Tanrım… Neden? Tüm kaymağı o mu yiyecek yani?”
İkinci satır. Chlammy şüpheyle dinledi; Fiel hâlâ sarhoştu. Ortadaki ödül: Elven Gard’ın bir eyaleti, kişiler, hackleme ayini vesaire vesaire—tüm bunlar sadece birer yemdi. Kaçış yollarını kapatmak için bunu kullanan Plum olmuştu. Ve şu an oyunun iplerini elinde tutan Plum, bunu asla kabul—
—ya da Ino öyle sanıyordu, ama metnin okunması devam ederek ipleri Plum’ın elinden söküp aldı.
“Ve Chlammy ile Fiel’in taleplerine ek olarak: Laila’yı da ekliyoruz, ona iyi bakın!”
“Ohhh, Sevgilim, senin için her şeyi yaparımmm! Yeminler üzerine ant içerim!!”
“—Hey… Şey— N-neeeee?!”
Üçüncü satır. Laila gözlerinde kalplerle dinlerken, Plum feryat etti ve Ino donakalmış bir sessizliğe büründü. Plum, Ino’nun kaybetmesini umursamadığı için kontrolü elinde tutuyordu. Ama şimdi eğer bu gerçekleşirse, Laila elden giderse—Dhampir’lerin boynuna ilmik geçecekti…
“Yani şimdi, eğer Ino kaybederse, ırkının kaderi pamuk ipliğine bağlı kalacak bir tane küçük velet (d00d) olacak demektir—”
Herkes dördüncü cümleyi sanki bir büyü altındaymış gibi sessizce dinledi. Evet… o tek küçük dokunuş Plum’ın konumunu tamamen tersine çevirmeye yetmişti. Ino artık şunu diyebilirdi: “Plum’ın yardımına kimin ihtiyacı var?! Tek başıma kıçınızı tekmelerim.”
“Bu yüzden, onun acınası taleplerine gülüp geçebilirsiniz. Onun o kıçını bedavaya çalıştırın!”
Ve Plum, tüm talepleri reddedilse bile başka seçeneği kalmayacaktı. Ino’nun kazanmasını sağlamak zorundaydı. Chlammy ve Fiel reddetse bile, en başta planladığı gibi onların kaçış yollarını kesmek zorunda kalacaktı. Ve böylece…… sessizlik. Ortak sessizlik Ino’nun sorularına cevap verdi. Bu kimin planıydı? Kimsenin feda edilmeyeceği o senaryo nerede miydi?
Bu onların planıydı. O senaryo tam da buradaydı, şu andaydı.
Yanına küçük bir mesaj iliştirip Laila’yı göndermişlerdi. Hepsi bu kadardı. Diğer herkesin planlarını bir kenara itmeye, onları sömürmeye ve kaçış yollarını tıkamaya yetmişti. İnanılır gibi değildi; hepsinin tüylerini ürpertecek kadar dehşet vericiydi. Herkes suspus olmuştu. Ve böylece kardeşler—kendi "hoparlörleri" aracılığıyla—devam ettiler.
“V-ve sonra… Şey! Son kısmı okumadan önce, bir de bu var.”
Elektriklerin kesildiği o karanlık kabul salonunda, kimse diğerinin yüz ifadesini göremiyordu. Sadece kelimesiz, ağır ve boğucu bir sessizlik o dar alana hükmediyordu.
“Bu, Matmazel Chlammy ve Matmazel Fiel’e hitaben yazılmış bir çağrı… Geri kalanınızın da okuyabileceğini söylüyorlar.”
Steph tüm cesaretini topladı—ve sonunda mektubu uzattı.
“……”
Fiel bir ışık yaktı; ışık Chlammy’nin ürpertici derecede ruhsuz yüzünü ve Steph’in sunduğu aynı derecede ürpertici nesneyi aydınlattı: bir rulo tüp. Yılan derisiyle kaplanmış, zevkli bir şekilde dekore edilmiş ama herkesin onun taşıdığı saygınlığı fark etmesine yetecek kadar heybetli duran bu nesne, belli ki bir ustanın elinden çıkmıştı. Resmi görünümlü bu tüp açıldığında içinden—bir kâğıt parçası çıktı. Chlammy ve Fiel ışığı kullanarak kâğıda baktılar; Ino ve Plum da onlara katıldı. Bu, resmi bir diplomatik belgeydi.
Üzerinde Elkia Birliği’nin (Commonwealth of Elkia) yanı sıra Elkia Krallığı’nın da mührü vardı. Hatta Elkia Kral ve Kraliçesi Haşmetlerinin bizzat imzalarını taşıyordu. Nizami bir ulusal bildiriydi bu.
El yazısı düzenliydi, olabildiğince görkemliydi. Ve şunlar yazıyordu… aynen şöyle…
Sevgili dostlarımız Matmazel Chlammy Zell ve Matmazel Fiel Nirvalen:
Vaktinizin kısıtlı olduğundan emin olmamıza rağmen, uzak diyarlardan buralara kadar zahmet edip geldiğiniz için size kalbimizin derinliklerinden teşekkür ederiz. Bu kadar kısa bir sürede bu saldırıya hazırlanmak için sarf ettiğiniz o muazzam çabayı ve verdiğiniz mücadeleyi takdir etmeden geçemeyiz. Küstahça, hatta hadsizce gelebilecek olsa da derin dostluğumuzun devamına olan arzumuzu ve sonsuz minnetimizi ifade etmek için bu kelimeleri kullanmak zorunda hissettik—
NASIL DA KANDIRDIK AMA! LOL (GÜLÜNÇSÜNÜZ)
Sevgilerle,
Sora ve Shiro
Elkia Krallığı’nın 205. Hükümdarları
Steph, ardından mektubun sonunu yüksek sesle okuyarak görevini tamamladı:
“Hepinizin bize ihanet edeceğini biliyordum. Sizi seviyoruz çocuklar!”
“…İyi işti millet… Ya da bizim deyimimizle—GG!”
Dünyayı bir sessizlik kapladı. Zamanın akmayı unuttuğu o durağanlığın aksine, uzun gecenin ardından şafağın parıltısı kendini gösterdi. Dünya yavaş yavaş aydınlandı. Ah, gün doğumu… Gelmesi çok ama çok uzun sürmüştü. Kuşların cıvıltısı, yaprakların hışırtısı ve dalgaların kükreyişi salonun dört bir yanında yankılandı.
“……Ne kadar da zarif… hi-hi.”
Mevcut olan herkesin ısrarlı sessizliğine rağmen Steph, yüzünde çılgınca bir gülümsemeyle fısıldadı. Ino, Steph’in bir aydınlanma yaşaması—ya da daha doğrusu, kadere boyun eğmesi—ve eldeki durumu çok daha derinlemesine kavramasıyla kıkırdadı.
Özetle… koca bir hiçlikten ibaretti. Tıpkı Plum gibi Sora ve Shiro da hafızaları silinmeden önce Old Deus ile olan oyunu belirli bir dereceye kadar öngörmüşlerdi. Ve herkese—onların ihanetine, güvensizliğine—en ufak bir şüphe duymadan güvenmişlerdi. Miko ise Sora ve Shiro’nun kesinlikle, herkesten daha iyi bir şekilde; sadece kendileri gibi kirli, itici, çarpık, bozuk, kişilikleri böylesine kusurlu ve hem zihinleri hem de yüzleri böylesine acınası olan aşağılık mahlukların akıl edebileceği yöntemlerle—
—herkesi kandırıp onlara ihanet ederek kazanmayı başaracaklarına inanmıştı.
Miko buna inanmıştı. Kendileri de buna inanmıştı. Ino bile buna inanmış olmalıydı. Ve öyle de oldu. Hepsi buydu—gerçekten muazzam bir performanstı.
“—Pekâlâ, o zaman.”
O ikisi onlara öylesine ihanet etmiş ve onları öylesine kullanmıştı ki, bu durum nedense insana ferahlık veriyordu. Diğer herkes gibi Ino da gökyüzünü kızıla boyamaya başlayan doğan güneşe doğru gözlerini kıstı ve düşündü:
Yine de, gerçekten başınıza geldiğinde acayip sinir bozucu oluyormuş, sizi maymun dölü herifler.
“Oyuna devam edelim. Teklifim şudur; Love or Loved 2 oynuyoruz. Bir itirazınız var mı?”
Ino, yüzünde neşeli bir gülümsemeyle yürümeye başladı ve diğerleri de aynı derecede neşeli sırıtmalarla onu takip etti.
“Hayır, sorun değil. Ama yeri gelmişken, Bay Ino, bir ricada bulunabilir miyim?”
Soran da sorulan da gülümsemeye devam ediyordu ama—
“NPC’leri Sora’ya benzeyecek şekilde değiştirebilir miyiz? Ve mümkün olduğunca gerçekçi olsun?”
“Buna kesinlikle katılıyorum. Ben de aynı ricada bulunmak isterim.”
“Oh, ben de! Onu un ufak ettiğinizi görmekten büyük mutluluk duyarım!”
—gülümsemelerinin ardında dördü de içlerinde kaynayan bir öfkeyi paylaşıyordu. Evet.
“Ha-ha-ha, hiç zahmeti olmaz. Oyunun hafızasında Sora’nın son oynayışından kalma veriler var, onlardan mükemmel bir avatar oluşturabiliriz. Ama çok çabuk ölürse tadı çıkmaz, o yüzden dayanıklılığını maksimum seviyeye çekelim!”
Evet, biz dostuz. En başından beri müttefiktik.
“Affedersiniz Bay Ino. Bu oyunu kazanacağımıza ırkım üzerine yemin ederim amaaa…”
“Prens Plum, lütfen emin olun ki bizim gibi silah arkadaşları arasında kelimelere hiç gerek yok.”
Evet, artık ortak bir düşman kazanmışlardı—
“Kral Sora’yı ayaklarından asıp parçalamak için milletimin tüm gücünü adamaya söz veriyorum.”
—silah arkadaşları, Steph ve Laila onları uğurlarken birlikte yola koyuldular.
Reactions
0 reactions0 comment
No comments yet. Be the first to comment!