No Game No Life
No Game No Life
C8Bölüm 02-8

『』 『』 『』

“Ngom-ngom… Acayip sinirim bozuldu, lütfen… Şunları mideye indirip zıbarma vakti geldi, lütfen!”

Izuna, avını hırsla atıştırırken son derece somurtkan görünüyordu. Az öncesine kadar orada kurumla oturan Old Deus gitmişti. Gitmeden hemen önce yine o karmaşık ifadelerden birini takınmıştı, ki bu oldukça merak uyandırıcıydı ama…

……Gurrrrrr…

“…Kahretsin, zaten kazanamıyorum, lütfen! Yiyorum işte şunları, lütfen!”

Izuna çantasını açıp erzaklarını çıkardı; belli ki midesi kuşların yetmediği konusunda ısrarcıydı. Tek zara düşmüştü… İlerleyemiyordu. Ve her halükârda, kazanmak Old Deus’un ölmesi anlamına geliyorsa, köşeye sıkışmış demekti. Hıncını yemeklerden çıkardı.

…Açıkçası Izuna, stresten yiyordu.

Her zamanki gibi Izuna tüm o karmaşık işleri anlamıyordu. Neden bu Görev sürekli belirip duruyordu, neden fedakârlığı seçerse kazanıyordu? Neden bunu unutup kazanmayı seçse bile, bu sefer de Old Deus’un ölmesi gerekiyordu? Ne yapmalıydı? Tabii ki Izuna bilmiyordu—ama.

“O pisliklerin bildiğine eminim, lütfen! Lütfen!! Lütfen!!!”

Izuna mutluydu ama bir yandan da dayanılmaz bir öfke içindeydi. Kendini yere bıraktı; kollarını ve bacaklarını yere vurarak çığlık attı.

“Sora, Shiro. Size—yenilmeyeceğim, lütfen…?” diye böbürlenmişti o kadar güvenle.

O ikisi ise şöyle cevap vermişti: “Bir daha düşün istersen,” “Asıl kazanan… biz olacağız.”

Herkes kazanabilirdi ama sadece o ikisi gerçekten kazanırdı—demek istedikleri bu değildi. Izuna denese bile muhtemelen kazanamazdı. Çünkü oyun, birinin fedakârlığını kabul etmediğin sürece kazanamayacağın şekilde kurulmuştu.

Tabii Sora ve Shiro değilsen. Onlar tek bir fedakârlık vermeden, kimsenin ölmesine izin vermeden kazanırlardı. Jibril’in bir istisna olmadığını göstermek için kendi hayatlarını ortaya koymuşlardı. Onlar, Izuna’nın anlamadığı şeyi anlamışlardı: Bu oyunun nasıl kazanılacağını.

“…………Sinirim bozuluyor, lütfen.”

Bunu tekrar tekrar söyledi. Çünkü cidden. Mesele şuydu—

“Hepsi—tam da planladıkları gibiydi, değil mi, lütfen?”

Bu onu kızdırıyordu—ama nedense eğlenceli de gelmeye başlamıştı, bu yüzden gülümsedi.

Tuhaftır ki Sora ve Shiro’ya yenilmek ona o kadar da kötü hissettirmemişti. Herhalde kimse ölmeyeceği ya da acı çekmeyeceği içindi. Belki de her şeyin cevabı beklenenden daha basitti… Belki de hepsi buydu. Sonuçta bu dünya—sadece bir oyundu.

“Ngghh! O zaman oynamalıydım! Sora ve Shiro’ya meydan okumalıydım, lütfen!”

…Ne büyük kayıp. Kalbinin derinliklerinden gelen bir pişmanlık duydu.

“Ngmhhha, acayip doydum, lütfen. Zıbarma vakti! Lütfen!”

Kıçına tekmeyi yemiş, duygularını midesine indirmişti ve şimdi uyuyacaktı. Hiç vakit kaybetmeden kuyruğuna sarıldı ve "dünya ile ilişiği kesme" pozisyonunu aldı.

“……?”

Fakat bilinci bulanıklaşırken aniden… Izuna bir şeyi fark etti. Sora ve Shiro’nun neden Riku ve Schwi’ye sadece "bir bakıma" benzediğini anladı. Sora insanları kandırırdı ama—

Riku kendini kandırmıştı. Riku’nun “gücü”, kazanmak için kendini bile kandırabilme yeteneğiydi. Tıpkı Jibril’in kendini yok etmeye niyetlenmesi gibi—belki de onun bu gücü, sonunu getiren şeydi; her şeyin berabere bitmesinin nedeniydi.

Belki de asla söylememesi gereken bir yalan söylemişti… ve bu yüzden başaramamıştı.

“…Mm… Sora ve Shiro güzel kokuyor, o pislikler, lütfen.”

Kendine asla yalan söylemeyecek olan bir yalancı. Onların kokusunu hatırlayan Izuna kıkırdadı ve bilincinin akıp gittiğini hissetti.

“İnanmak nedir?”

Bu oyunun varacağı yer bu sorunun cevabı olmalıydı, diye düşündü Izuna hayal meyal. O zamanki o ikili oraya—o sona—ulaşamamıştı.

Oyun bittiğinde herkes gülümseyecekti… ve o sonda her şeye yeniden başlayacaklardı. Cevap… tam da orada olmalıydı……

Previous
Next
Reading Settings
18px
1.8

Reactions

0 reactions

0 comment

Sort

No comments yet. Be the first to comment!