『』 『』 『』
-
karenin sınırındaydı.
“Geçmeme! İzin! Ver! Lanet olsun! Lütfen!!”
Kızıl bir canavara dönüşen Izuna, çevresindeki uzayı parçalamaya çalışırken öfkeyle kükredi. Yumrukları, havada kaynayan kan izleri bırakarak iniyordu; her darbe başlı başına bir patlamaydı. Kan Bozumu, fiziğin sınırlarını zorluyor; görüşü, savaş alanını en uzak noktadan bile yakalayabiliyordu. Izuna, bulunduğu o ince çizgiden uzayın en uç noktasına kadar sıkıştığını görebiliyordu.
Kadim Büyük Savaş’ı taklit eden bu oyun, bir Old Deus’un gücüyle böylesi bir dehşeti mümkün kılıyordu. Izuna’nın yumruklarıyla bu uzayı kırma umudu yoktu; yine de öfkesiyle yanıyor, kendini delicesine ileri atıyor; yumrukları, pençeleri ve dişleriyle boşluğu yırtmaya çalışıyordu. Geri dönüp bu gidişatı durdurmak zorundaydı.
Bunun bir oyun, bir fantezi olduğunun farkındaydı. Yine de gözlerinin önündeki sahne gerçekti: Yaşamın toz gibi savrulduğu, göğün ve yerin oyuncak gibi parçalandığı o yıkım... Ve Tet’in anlattığı hikâye; detayları farklı olsa da aynı trajik sona ilerleyen o meşum kurgu…
“—Yeter artık bu saçmalık—desu—!!”
Izuna her şeyin bilincindeydi. Jibril’in henüz bilmediği o cevabı o biliyordu: Kadim Büyük Savaş nasıl bittiyse, önündeki bu oyun da öyle bitecekti. Basitçe söylemek gerekirse: Birisi ölecekti.
“Ne sıkıntın var? Sadece bir isim söyle,” diye önerdi mekanik bir ses.
Izuna başını çevirdi. Hâlâ öyle çılgınca yumruk sallıyordu ki, gözlerinden süzülen yaşlar yanağında buharlaşıyordu.
“Bunu yaptığında zafer senin olacak ve her şey bir anda sona erecek.”
Sesin sahibi, boşlukta süzülen devasa bir mürekkep hokkasının üzerinde, sanki sonsuzluktan beri oradaymışçasına kayıtsızca oturuyordu. “İnanç nedir?” diye soran varlığın ta kendisiydi bu; ancak artık cevaplarla ilgilenmiyordu. Tüm varlıklara yukarıdan bakan Old Deus, Izuna’ya kan donduran bir görev sundu:
—Elimde tuttuğum yedi ruhtan birini feda etmek üzere seç; böylece son kareye aktarılacaksın.—
Yani oyunu bitirmek için Izuna birini kurban etmek zorundaydı. Genç kızın yüzüne şaşkınlıktan çok daha derin bir ifade oturdu. Bakışlarını kaçırdı, titredi, nefesi kesildi. Tek yapması gereken, bu duruma zaten kayıtsız olan Old Deus’un yanına bir kişiyi daha feda etmekti; o zaman her şey bitecekti.
Aşağıda Sora ve Shiro’nun birbirini öldürdüğü o oyun... Dışarıda Ino, Plum, Chlammy ve Fiel’in birbirini kırdığı o oyun... Ve burada, biri hedefe ulaşsa bile Old Deus’un yok olacağı o oyun...
Hepsi son bulacaktı. Peki, bir kişi daha feda edilse ne fark ederdi ki? Eğer Izuna kendini feda edip kazanmayı seçerse, bu başkalarının ölmesini engellemez miydi?
“...Kes saçmalamayı, lütfen... Bu tam bir saçmalık, lütfen—!!”
Izuna dişlerini gıcırdatarak kükredi. Bu sözleri Old Deus’a değil, zihninden bu düşünceleri geçiren o en büyük aptala, yani kendisine söylüyordu. Başta bu oyunun karmaşık bir mantık gerektirmediğini sanmıştı. Herkes birbirine ihanet etse de sonunda iş birliği yapacak ve biri hedefe ulaşacaktı. Bu çocukça ama keskin sezgisiyle kazanacağını düşünmüştü. Planı, herkesi ve Miko’yu kurtarmayı talep etmekti.
Ama şimdi, kendi fark edemediği o korkunç gerçeğe haykırıyordu:
“Bu bizi en başa döndürmekten başka ne işe yarıyor, lütfen—?!”
Eğer oyunu bitirirse herkes kurtulacaktı, öyle mi? Eğer tek amaç kurtulmaksa, neden en başından beri bu acıyı çekmişlerdi? Üstelik oyunun sonunda bu Old Deus da feda edilecekti. Bu sadece başa dönmek değil, "sıfırıncı kareye" dönmekti! Ve şimdi bu görevi tamamlamak için bir kurban daha isteniyordu.
“—A-n-la-mı-yo-rum, lütfen—!”
Izuna başını salladı; çocukça bir inatla buna razı olmayacağını düşündü. Eğer herkesi kurtaramayacaksan, kazansan bile ne dileyecektin ki? Eğer bu oyunda birileri feda edilmek zorundaysa, Izuna bu yola hiç çıkmamalıydı! Öfkeyle Old Deus’a baktı.
“Sayılarını da al başına çal, lütfen... Sen tam bir yalancısın— senden nefret ediyorum, lütfen!!”
Bir ya da iki fedakârlığın önemsiz olduğunu iddia eden o sesi, çığlıklarıyla yalanladı. Bu koca bir yalandı. Izuna zihnindeki gizemlerle boğuşarak başını kaldırdı. Bu görev de neyin nesiydi? 301. kareden beri neden hep aynı görev karşılarına çıkıyordu? Ve en önemlisi: Bu görevi kim kurgulamıştı?!
Hayır, hayır, hayır... Old Deus yedi ruh tutuyordu, öyle mi? Kimdi bunlar? Sora, Shiro, Steph, Jibril, Izuna, Ino, Plum; evet, tam yedi kişi. Ama Old Deus’un kendi ruhuyla birlikte sekiz, Miko ile birlikte dokuz etmesi gerekmez miydi?
Bir şeyler yanlıştı. Izuna ne olduğunu tam kavrayamıyordu ama içinde sarsılmaz bir his vardı. Hayır, bu böyle bitemezdi!
“...Yemin ederim sana... Kimsenin adını vermeyeceğim, lütfen!!”
“Onaylandı. Her hâlükârda yenilgin kaçınılmaz,” dedi Old Deus’un duygusuz sesi. Görevi yetmiş iki saat içinde tamamlamazsa bir zar kaybedecekti ve tek bir zarıyla artık ilerlemesi imkânsızdı.
“...Kaybetsem de umurumda değil, lütfen. Sadece senden nefret ediyorum, lütfen! ...Ama!!”
Izuna gözyaşları içinde Old Deus’a meydan okudu:
“Yine de ne olursa olsun senin ölmene izin vermeyeceğim, lütfen!!”
Eğer hiçbir şey birinin fedası olmadan değişmeyecekse, o zaman neden her şey başlamıştı?
“—Neden Tet... bana o korkunç hikâyeyi anlattı, lütfen?!”
O hâlde bu dünya hiç değişmemişti, değil mi? Lütfen, öyle olmadığını söyle...
Reactions
0 reactions0 comment
No comments yet. Be the first to comment!